ersin'in günlüğü | şahsi kalem sarfiyatı

ersin | seven

Taşındım. ;)

Şubat26

Değişimlere direnmek yerine, teslim oluyorum. ;)

sahsikalemsarfiyati.blogspot.com

Kısacası, kiralık yeni bir blog açtım. Oraya yerleştim.

Beklerim, ;)

Kim Bilir? Belki Zaman!

Ocak18
Bugün de hiçbir şey değişmeyecek. Mezarı başına, bir kaç yüz kişi, belki de bir kaç bin kişi gidip; kimisi fatiha okuyacak, kimisi onun için dualar edecek, kimisi olanlara lanet getirecek. 

Sonra mı ? Hepsi köşelerine dağılacak. Çocuğu olanlar; çocuklarını sevecek, sevgilileri olanlar; sevgilileriyle zaman geçirecek. Belki de hasta yakınları çıkacak; hastalarını hastanelere götürecekler. Bir çoğunun halı saha maçı olacaktır muhtemelen. Öğrenci olanlar; büyük ihtimalle evlerine, yurtlarına gidip sınavlarına çalışacaklar. Sinemaya gidenler çıkacaktır; bu belki de bir komedi filmi olacaktır. Kimisi, arabasının muayene yapılması gerektiğini düşünüp; bir oto hastanesine gidecektir. Doğum günü çocuğu olanlar olacaktır. Arkadaşları onun için doğum günü partisi düzenleyeceklerdir. Kafa dağıtmak için, bara gidenler olacaktır. Zil zurna sarhoş olarak çıkacaklardır belki oradan. Sabah uyandıklarında akıllarında sadece; O sabah olanlar kalacaktır. Sonra onlar da gündelik hayattaki gibi yaşadıklarını devam ettireceklerdir.

Ertesi gün gene bu kurmacalar seyredince; evlerinde oturup gazetelerini okuyacak, televizyonlarını izleyeceklerdir. Ama bakacaklar ki; değişen hiç bir şey yok. Bu sefer gelecek sene için planlar yapmaya hazırlanacaklardır. Gel zaman git zaman aradan bir sene daha geçecektir. Belki de; aradan geçen bu bir sene boyunca devlet eliyle öldürülenler listesine, birkaç kişi daha eklenecektir. Neden sorusuna; Sizi, sizin gibi İblislerden koruyoruz cevabını verecektir, ya da büyük ihtimalle susacaktır. Sonuç mu? Adalet kavramının içi, -bunca sene olduğu gibi- bomboş kalacaktır. Nihayet; biz, bir sene boyunca hiç bir mesafe kat edememiş durumda olacağız, bundan öncekilerde olduğu gibi. Kendimizi avutabilmek için; Adalet bu dünyanın kavramı değil diyeceğiz. Kendimizi yalanlarla avutacağız belki.
İki sene sonra mı? ’6 yıl oldu, ne oldu?’ diye soracağız kendi kendimize. Sadece soracağız. Üç yıl sonra; sorumuzu değiştirip, soracağız. Değişen bir şey olmayacak sonunda.
Yıllar geçerken mi? Aaa! bu da olmuştu diyeceğiz. Tam olarak unutmasak da hafızamızın bir köşesinde özet bir bilgi olarak kalacaktır.. Kim bilir belki hiç unutmayacağız. Zaman!
Temennim mi? Herkes için Adalet. Kim bilir? Zaman!
Dileğim mi? Daha fazla insan, nefret suçlarına kurban gitmesin. Çok mu şey diliyorum? Milyon defa Hayır!

 

Altın Semer !

Kasım15

Türkiye tarihinde, özellikle son elli yıllık dönemde, devletin muhtemelen en önemli sorunu terör ve terörle mücadeledir. Bir taraftan ülkenin ekonomik kaynaklarının büyük bir bölümü terörle mücadele için sarf edilirken, diğer taraftan Türkiye’de demokrasinin ve özgürlüklerin gelişmesi yine terörle mücadele bahane edilerek engellenmektedir.  Alınan tüm önlemlere, yapılan tüm uygulamalara rağmen, Türkiye’de siyasi istikrar kurulamamıştır.

 

Bununla birlikte, toplumsal açıdan çok önemli bir sorun olan terör ve terörle mücadele hiç bir zaman akılcı bir biçimde ele alınmamış ve tüm yönleriyle bilimsel olarak incelenmemiştir. Her soruna, her toplumsal olaya akılcı bir biçimde ve bilimsel yöntemlerle yaklaşılması gerekirken, Türkiye’de, her nedense ülkenin en önemli sorununa bu şekilde yaklaşılmamaktadır.

 

Üniversiteler ve enstitülerde hemen her konuda araştırmalar yapılırken, bu kurumlarda görevli akademisyenler hemen her konuda raporlar hazırlarken, ülkenin en hayati meselesi üzerine araştırma yapmayı, bu konu üzerinde düşünmeyi gündemlerine dahi almamışlardır. Terör ve terörle mücadele bir sorun olarak görülmemiş veya görmezlikten gelinerek yok sayılmıştır.

 

Sorunun ortaya çıktığı günden itibaren, bu kurumlar hiç bir bilimsel araştırma yapılmamış, sorun akademik ölçütlerde ele alınıp analizi yapılmamış ve konu hakkında bir fikir üretilmemiştir. Oysa ki bize göre, Terör ve terörle mücadele sorununda üniversitelerde görevli akademisyenlerin ve araştırmacıların çalışma yapması yeterli olmadığı gibi, sadece bu sorun üzerinde çalışmaların yapıldığı, en üst düzeyde uzmanlaşmanın sağlandığı bilimsel enstitü ve araştırma merkezlerinin kurulması da zorunludur.

 

Terör, Türkiye’de bir güvenlik sorunu olarak kabul edildi. Askeri bir mantıkla, güvenlik güçlerinin bakış açısıyla ele alındı ve militarist politikalarla çözülmeye çalışıldı. Sivil Hükümetler, bu konuyu hiç bir zaman kendi sorunları olarak görmediler. Sorunu sıkı yönetimlerle ve askeri yapılanmalarla çözmeye çalıştılar. Doğal olarak bunun sonucunda askeri yapı bu sorunu kendi sorunu olarak kabul etti. Sadece kendisinin çözebileceğine inandı ve kendi başına çözmeye çalıştı. Gerek sivil hükümetlerin bu sorun karşısındaki tutumu, gerekse de askeri yapılanmaların sorunu kendilerine mal etmeleri, sivillerin bu sahaya girmelerini tümüyle engelledi.

Hanefi Avcı’nın “Terörde Bilimsel ve Akademik Araştırmanın Önemi” yazısından alınmış olan bu parçanın gerçekleri tamamen anlattığı gözler önündedir. Adına ne denilirse denilsin bir “sorun” var. Bu sorun hiç bir şekilde askeri değildir. En nihayetinde bir Siyasi sorundur. Aklımızı düşünmeye sevkettiğimizde doğruların öyle olduğunu görebilmemiz mümkündür.

Olayları ‘nasıl önleriz?’ sorusu da cabası. Hiç bir zaman böyle bir soru sorulmamıştır. Sorulsaydı “delilik” olurdu zaten. Çünkü ; cevap belli : Sorun askeriymiş. Anca silahla çözülürmüş.

Silah hiç bir şeyin çözümü değildir artık. E çünkü ; çözülmüyor, Ey Devlet.

Baksana..

Yeniden yazacağım

Kasım7

Yeniden yazmaya karar verdim. Çok Yakında ?

Yapısal “Evet!”

Eylül7

Referandum, yani Halk Oylaması. Ben Onu, bir ülkede Demokrasinin gerçekten en iyi hissedileceği/hissedildiği bir açık işlev olarak görüyorum.. İşler’in yürümesi, belli bir hızla yürümesi gerekir. Ne öyle fazla çabuk ne de öyle çok yavaş. Ama millet ya fazla hareketlidir. ya da az. Bazen Yüz bin kolla her şeyi devirir. Bazen yüz bin ayakla ancak böcekler gibi yürüyebilir. Hükümetler de aynen böyledir. Sanırım ne demek istediğim, anlaşılmıştır..

Yeryüzünde bütün milletleri yöneten bir şey olmak sıfatıyla insan aklıdır. Diye anlamlandırıyor “Kanun” kelimesini Montesquieu. Her milletin siyasi ve medeni kanunları da bu insan aklının uygulandığı özel hallerden başka bir şey değildir.

Kurallar devamlı olarak birleşmiş bağlardır. Hareket eden bir nesne ile hareket eden bir başka nesne arasındaki bütün hareketler, kitle ile hız arasındaki bağlara göre başlar, artar, azalır..

Birey’in kendini yönetmesi gerekir. Ama o sınırlı bir varlıktır. Bütün sınırlı zekalar gibi de bilgisizliğe ve yanlışa düşer. Kafasında ki zayıf bilgileri de yitirir. Toplum’un bireyleri, millet yetkisinin bir parçasını ya da tümünü eline vereceği kimseleri seçmek konusunda son derece isabetli davranır. Bilmezlikten gelmeyeceği şeylere elle tutulur, gözle görülür, olaylara dayanarak karar verir de ondan. Bir Adam’ın ülkesi için gerçekten iyi şeyler yaptığını/yapacağını görür, falanca filanca yerde başarı elde ettiğini bilir. Buna göre de kendisini yönetecek kişiyi seçer. Bütün bunlar hakkında halk, şehir meydanlarında, bir kral’ın bile sarayından edinemeyeceği pek çok bilgi edinir. Ama bir iş yönetmesini, fırsat kollamasını, semin ve zamandan yararlanmasını bilir mi ? Bilmez. Bileceği de yoktur aslında.

“Evet” bugün Halk “Cahildir” Ama “bugün” halk “cahil” değildir. Yetkiyi kimin eline vereceğini aşırı derecede iyi bilir.Toplumlar,  haklı eleştirilere yanıt veremeyen yöneticileri, görevinden alabilmeyi sağlama gerekliliği anlamında, iyi rol oynarlar.

Uzatmayacağım. Bugün , Askeri Darbe’nin doğurduğu bir Anayasa ile yönetiliyoruz(!) ve ilk defa Anayasa’yı Asker değil de kendimiz değiştireceğiz diye kıyametler kopuyor. Resmi kayıtlara göre henüz bir “Seçme Hakkı”m olmasa bile düşüncemi “söyleme hakkı”m olduğunu düşünüyorum. Sandık başına gidebilecek olsaydım ; Halk Oylaması’na sunulacak Anayasa Değişikliği Paketine “Evet” oyu verirdim.  Anayasamız çok daha kapsamlı, daha barışçıl, daha özgürlükçü olana kadar da “Evet” demeye devam ederdim.

Adnan Menderes için “EVET” derdim. Hani asılan bir Başbakan vardı ya işte o.

1980 Darbesinin mağdurları için “EVET” derdim. Hani “ölüm cezası”na çarptırılanlar vardı ya o tarihlerde. İşte onlar.

Değişimi isteyenin yüzü kara, değiştirmeyenin iki yüzü.

Tahmini mi de söylemeden bitirmek istemiyorum..

%55 Evet

%30 Hayır

%15 Oy Kullanmayan

Türk İşi İhtilâl – 2

Temmuz23

Kalem’in Sarfiyatı’ndan kelamlarla.

Geçen yazımda 1960 Darbesi’ne değinmiştim. Bu defa onun bir nêvi elması ya da meyvası olan meşhur 12 Eylül Darbesi’nden bahsedeceğim. Bundan bahsederken sadece meydana gelen tiraji komik, yüz kızartıcı ve iç karartıcı sonuçlarından bahsedeceğim. Yorumu da size bırakıyorum.

İşte o Meşhur ve Utanç verici Lekenin Sonucunda meydana gelen olaylar ;

- 650 bin kişi göz altına alındı.

- 1 Milyon 683 bin kişi fişlendi.

- Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.

- 7 bin kişi için idan cezası istendi. Bunların 517′sine İdam cezası verildi. 49′u infaz edildi.

- 388 bin kişiye Pasaport verilmedi.

- 30 bin kişi “sakıncalı” olduğu gerekçesiyle işten çıkarıldı.

- 14 bin kişi vatandaşlıktan ihraç edildi.

- 30 bin kişi Siyasi Mülteci olarak başka ülkelere sığındı.

- 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelerle kanıtlandı.

- 14 kişi cezaevlerinde Açlık Grevi yüzünden öldü.

- 937 Film “sakıncalı” bulunarak yasaklandı.

- 23 bin 667 Derneğin faaliyeti durduruldu.

3854 Öğretmen, 120 Öğretim görevlisi ve 47 Hakim’in işine son verildi.

- 400 Gazeteci’nin cezalandırılması istendi. cezalandırılan bu gazetecilere toplam 3315 yıl hapis cezası verildi.

- O dönemin parasıyla, gazetecilerden 12 Milyar 848 Milyon Lira tazminat istendi.

- 13 büyük gazete için 303 dava açıldı.

- 39 Ton Gazete “sakıncalı” görülerek imha edildi.

- 927 yayın ortadan kaldırıldı.

 Bunları daha da arttırabiliriz. Üstelik bunlar sadece Olay’ın görünen yüzü. Binlerce hatta Milyonlarca insanın Suçu neydi ? Millete “işte İhtilal böyle olur” dedirtiyor gerçektende. Öyle değil mi ?

İhtilâl dediğin böyle olur ! Türk işi İhtilâl

Temmuz21

Dün Türkiye’nin Cumhuriyet’ten Günümüze bazı konularda halen yerinde saydığından bahsetmiştim. Bugün Yerinde Sayması’nın nedenlerinden biri olan Sözde İhtilâllerden bahsedeceğim. Tarih boyunca İki çok büyük Darbe ile sarsılan Türkiye 1960 yılında 20 yıl, 1980 yılında ise, Bana göre ; 30 yıl geriye gittiğinin kanıtını aşağıdaki “Resmi kanıtlar”la birer birer anlatacağım.

Ordu tarafından yapılan Bu Darbelerden İlki : Meşhur, 27 Mayıs 1960 Darbesi. 60 Darbesi de diyebileceğimiz bu “Askeri Darbe”nin bilançosu, Türkiyenin mecazi anlamda 20 yıl geriye gitmesi olmuştur. Kendine özgü Faturası kendisinden sonra yapılacak 1980 Darbesi’nden daha fazla olacaktır.

 Her şeyden önce Bir “Başbakan” ve İki “Bakan”ın asılmasıyla sonuçlanan bir Hukuk Skandalı yaşanmıştır 1960 Darbesi’nde.

“Kahraman Ordu Ülke Yönetimi’ne el koydu.” manşetlerini 27 Temmuz 1960 tarihinde yayınlanan gazetelerin çoğunda görmeniz mümkündür. Bu Kahraman Ordunun yaptıkları aşağıdaki gibidir ;

- Dönemin Genel Kurmay Başkanı Ömür Boyu hapse mahkum edildi.

- Bir Başbakan ve İk i Bakan Milletin gözleri önünde asıldı.

- 27 Mayıs 1960′ta İstanbul Üniversitesi’nde görev yapan 147 Öğretim Görevlisi “Sakıncalı” görüldükleri sebebiyle emekli edildi.

- (Bana göre ; Bir Devlet adına Yüz karası olan) Halktan aylarca Altın ve başka yardımlar toplandı.

- 28 Nisan 1960 tarihi’nde Binlerce Öğrenci’nin öğrenim hayatına son verilip, Sabun fabrikalarına gönderildi. Bu öğrencilerin çoğu Fabrikada öldü. Daha doğrusu öldürüldü.

- Öldürüldü yalanlarının ortadan kaldırılması için Öğrencilerin defnedildiği mezarlar açıldı. Lakin hiç bir Öğrenci cesedine veya ölüsüne ulaşılamadı. O yüzden bir Devlet yalanı olarak kaldı.

 Bu yüz kızartıcı olayların hepsi, Adnan Menderes’in ülkeyi Ruslara satmaya hazırlandığı, hatta ve hatta Ardahan’ın son anda satılmaktan kurtarıldığı itiraflarıyla başlamıştır.ve  Bu iftira ve olaylar resmi belgeymiş gibi Bütün yayın organlarına ve dönemin üst düzey yöneticilerine dağıtılmıştır.

Her şeyden önce bu Darbe bir “Devrim” gibi gösterilmeye çalışılsa da, ilerde bu darbenin bir ürünü olan 12 Eylül olayları baş gösterecektir. Çünkü bu darbe ardından gelecek negatif  Sosyal olaylara kapısını ardına kadar açmıştır.

30 yıldır henüz hiç Darbe yaşamadık. Ama içimizde, her zaman bir Darbe yapılacakmış gibi bir korku hakim. Her ne kadar böyle bir durum yaşamadıysak ta, halen Darbe ile yönetilmiyor muyuz ?

Ben Şanslıyım Çünkü ; hiç Darbe’ye şahit olmadım. Peki Ya Dedelerimiz ? Babalarımız ? Analarımız ? Dönemin Aydınları ? Dönemin Üniversite Öğrencileri ve Öğretim Görevlileri ? Soru işaretleri uzadıkça uzar.

Aklımız başımıza geldiği, Eğitim ve Teknoloji’nin hızla geliştiği ve cahillikten kurtulduğumuz için ; Belki de bugün, 60′taki gibi bir olayla karşı karşıya kalmıyoruz. 

Ne diyelim ?

Allah Cümlemizi beterinden korusun !!

Türkiye’nin Genel Manzarasına Kuşbakışı

Temmuz21

Türkiye, Cumhuriyet’in İlan edildiği 1923′ten bu yana, çeşitli ‘Entrika’ ve ‘atraksiyonlara’ sahne olmuştur. Lakin pek ciddi bir savaş yaşadığı söylenemez. Yer- altı ve Yer -üstü senginlikleri ve ayrıca asli geçim kaynağı olan, Tarim ürünleri açısından dünyanın en zengin ülkeleri arasında yer aldığı , hepsinden önemlisi 4 Yüzyıl boyunca, Dünyayı idare etmiş bir devletin Mirasçısı, varisi olduğu halde Kurulduğu süreç içerisinden bu yana, ne ekonomik açıdan ne dünya güç açısından, adından söz edebilen bir ülke olamamıştır. Bu uzun süre içerisinde eline geçen bir çok fırsatı adeta elinin tersiyle bir kenara itmiştir. Nihayet bu süreç içerisinde tamamen Dünya gücü haline gelebilecek bir ülke olduğu halde, bunu başaramamıştır..

Almanya’ya bir göz gezdirelim. İki Dünya Savaşı’nın ikisine de girdi. İki savaştanda mağlup, yıkılarak ve dağılarak çıktı. Fakat II. Dünya Savaşı’nın üzerinden henüz 20 yıl bile geçmemişken Almanya, Dünyanın sayılı zengin ve yaşanılır ülkeleri arasında yerini aldı.

İkinci Dünya Savaşı’nın bir diğer mağlubu Atom Bombası Mağduru, Nüfusu Türkiye’nin iki katı, buna karşın yüzölçümü, Türkiyenin yüzölçümünün yarısından daha az olan Japonya, kısa bir süre içinde Dünya Devleri arasına girmeyi başardı. Ayrıca Günümüzde Türkiye ile pek çok hususta aynı şartlarda ve hatta daha düşük şartlarda olduğu halde, Türkiye’den daha gelişmiş ülkelere rastlamamız mümkündür.

Türkiye’nin kökü Ta Osmanlı Devletine dayanan iki büyük sorunu Eğitim ve Sağlık Problemleri’dir. Bu Problemler günümüzde az da olsa azalmaya doğru giderken halen etkilerini görmemiz kaçınılmazdır. İşin Kötüsü bu Problemler Cumhuriyet’ten yana Türkiye de Sürekli “Siyasi Hedef” aleti halindedir. Aynı zamanda bu amaçlarla kullanılmıştır.

Eğitim alanında alınan bütün kararlar, Akıl ve bilim yerine “İdeolojik kaygılar” çerçevesinde olmuştur. Öyle ki Üst Düzey Eğitim vermeleri gereken ” Üniversite”ler Siyaset malzemesi olmaktan kurtulamamıştır.

Bana göre ; Bugün, Türkiye’nin içerisinde bulunduğu ve halen de kurtulmaya çalıştığı bu durumun tek sebebi de budur.

Türkiye Günümüze kadar Bir çok ‘Hukuk Skandalı’na sahne olmuştur. Daha doğrusu “Hukuk Komedileri”ne sahne olmuştur.
Bir Başbakan ve İki Bakanı’nı asan bir ülkeden ne beklenebilir ?
Sürekli Hukuk Devleti diye dillendirilen ve aslında Hukuktan payını almamış bir ülkeden ne beklenebilir ?
Böyle bir ülke büyüyebilir mi ?
Hukuk’tan payını alamayan bir ülke Demokratikleşebilir mi ?

Bana sorarsanız “Hayır” !!

Öncelikkli olarak İnsanların değişmesi Lazım..Sembolik Etkileşimcilikte ; İnsanların, birbirleriyle anlaşmasında ki En önemli unsur “Dil”dir. Bu dil bizim konuştuğumuz “Dil” değil Et parçacıklarından meydana gelen dil. İki İnsan’ın birbiriyle anlaşması, Birbirleriyle ilişkilerini düzeltmesi, Toplumun Düzene gireceğini gösterir. Yani Lafın özü, İki İnsan arasında ki Düzen, Toplum’un düzenidir. Ben “Ahmet” ve “Ayşe” ile anlaşırsam; Devlet hem “Ben” hem “Ahmet” hem de “Ayşe” ile anlaşır.

Çözüm yolu Biz’iz ; İnsanlar..

Başka türlü Eğer, Toplumsal Düzen sağlanacaksa, Mutlu bir ülke olunacaksa, gelişilebilinecekse; Şaşarım. Başımda şapka varsa ; şapkamı çıkarırım. Ayağa kalkarım Uzuuun uzuuun alkışlarım..

Ersin Seven
2010